nova-analiz

Drop-out

10 Haziran 20265 dk okuma

Mert Gökdeli'nin kaleminden dökülen bu metin; terapideki aniden bırakma (drop-out) durumunun basit bir isteksizlik ya da başarısızlıktan ziyade, danışanın kendi bilinçdışıyla ve bastırdığı gerçeklerle yüzleşmesinin yarattığı sarsıntıya karşı benliğini koruma çabası olduğunu belirterek, bu ayrılışların çoğu zaman kişinin kendi hakikatine en çok yaklaştığı anları işaret ettiğini vurguluyor.

“terapi bir kişiye yapılan bir şey değil, onun katılımıyla birlikte yürütülen bir süreçtir”

terapide drop-out meselesi, çoğu zaman teknik bir aksama ya da motivasyon eksikliği olarak ele alınır. oysa biraz yakından bakıldığında, bunun terapötik ilişkinin derinliklerinde yankılanan bir kırılma anı olduğu görülür.

psikoterapi, danışana uygulanan bir işlem değil; iki öznenin, kendi iç dünyalarıyla birlikte dahil olduğu bir karşılaşmadır. bu karşılaşma ise doğası gereği yalnızca ilerleme değil, aynı zamanda geri çekilme, duraksama ve kopma ihtimallerini de içinde taşır.

her terapi, aslında bir ilişki kurma girişimidir. danışan, o odaya yalnızca semptomlarıyla girmez; aynı zamanda görülme arzusuyla ve bu arzunun yarattığı tedirginlikle gelir. çünkü görülmek, psikanalitik anlamda yalnızca fark edilmek değil; bastırılmış olanın, inkâr edilenin ve çoğu zaman kişinin kendisinden bile sakladığı parçaların açığa çıkması demektir. bu nedenle terapötik ilişki, daha en başından itibaren bir gerilim hattı üzerinde kurulur: yakınlaşma isteği ile geri çekilme ihtiyacı arasındaki ince çizgide.

drop-out tam da bu gerilim hattında belirir. danışan, terapiste yaklaşırken aslında kendi bilinçdışı malzemesine de yaklaşır. bu malzeme ise her zaman kolay tolere edilebilir değildir. bastırma ve inkâr, yalnızca işlevsiz savunmalar değil; aynı zamanda benliğin bütünlüğünü korumaya yönelik hayati düzeneklerdir. dolayısıyla bu savunmaların çözülmeye başlaması, dışarıdan bakıldığında “ilerleme” gibi görünse de, danışan açısından ciddi bir içsel sarsıntı anlamına gelebilir.

ilişki kurulduğunda ve terapötik bağ belirli bir derinliğe ulaştığında, danışanın direnci daha görünür hale gelir. bu direnç, sıklıkla yanlış anlaşıldığı gibi bir “inat” ya da “isteksizlik” değildir; aksine, bilinçdışının kendi sürekliliğini koruma çabasıdır. danışan bir yandan değişmek isterken, diğer yandan değişimin beraberinde getireceği kayıplardan —alışıldık savunmalardan, tanıdık acılardan, hatta kimliğin belirli parçalarından— vazgeçmeye hazır olmayabilir.

işte bu noktada drop-out, bir başarısızlıktan çok, bu içsel çatışmanın dışavurumu olarak okunabilir. özellikle terapinin, bastırılmış içeriğe temas etmeye başladığı, inkârın gevşediği ve danışanın kendisiyle daha doğrudan karşılaşmaya yaklaştığı anlarda, süreç kesintiye uğrayabilir. çünkü danışan için terapi, artık yalnızca konuşulan bir alan değil; hissedilen, hatta zaman zaman taşınması zor bir deneyime dönüşür.

bu nedenle drop-out’u yalnızca “yarım kalmış bir terapi” olarak görmek eksik kalır. daha çok, terapötik ilişkinin belirli bir noktasında ortaya çıkan bir anlam düğümü, bir eşik deneyimi olarak ele almak gerekir. danışanın nerede durduğunu, neye yaklaşırken geri çekildiğini ve hangi temasın henüz fazla geldiğini anlatır bize.

sonuçta terapi, birlikte alınan bir yolsa, bu yolun her zaman kesintisiz ilerlemesini beklemek gerçekçi değildir. bazen danışan yolun bir yerinde durur, geri döner ya da tamamen ayrılır. ve bazen de tam o ayrılış, aslında en çok yaklaşılmış olan yeri işaret eder.

öte yandan, terapötik ilişkinin yeterince güvenli olduğu durumlarda, danışan bu eşiği terk etmek yerine orada kalabilir. bu kalış, çoğu zaman büyük bir dönüşümün habercisidir. direncin geri çekildiği, savunmaların esnediği ve öznenin kendi hakikatiyle temas etmeye başladığı bu alan, terapinin en canlı ve en üretken zeminidir.

ancak bu zemine ulaşmak, her zaman doğrusal bir ilerlemeyle değil; çoğu zaman kopuş ihtimallerini de içeren bir süreçle mümkün olur.

Paylaş:

İlgili Yazılar