Neler oluyor bize?

Burak Şensöz'ün kaleminden dökülen bu metin; toplumsal güven kaybı ve sosyolojik çürümeye dikkat çekerek, bireylerin günlük hayatta adaleti ve liyakati benimseyip "ben"den "biz"e geçiş yapmasının toplumsal restorasyonu sağlayacak mikro devrimler için en temel çıkış yolu olduğunu vurguluyor.
Neler oluyor bize?
son 20 yıla baktığımızda sokaklarda oyun oynayarak büyüyen çocuklardan, sokakları güvensiz halde gören yetişkinler haline geldik. çocukluğumuzda yetişkinler rahatça sığınabileceğimiz bir limanken şimdi bu yetişkin yaşımızda çocukların ağır suçlar altına girdiğine şahit oluyoruz.
herkes kendi dünyasında kendi duygularıyla bir yana boğuşurken sevdiklerimi nasıl korurum sorusu her insanın sessizce fısıldadığı ama kimsenin birbirini duyamadığı bir noktada şekilleniyor. sorun birey mi? toplum mu? ya da bunları birbirinden tamamıyla ayırıp değerlendirmek mümkün mü?
“sosyolojik çürüme” kavramı son zamanlarda oldukça üzerinde durulan bir kavram. ama uzun yıllardır aslında belirtilerini sessizce veren fakat yine göz ardı ettiğimiz bir kavram. “babana bile güvenme” sözünü sokak ağzında hepimiz duymuşuzdur. insanın “baba” sına güvenemediği yerde güveni neye olur? veya olur mu?
1945’li yılların Almanya’sı veya Japonya’sı, II. Dünya savaşı sonrası sadece harabeye dönmüş şehirlerden ibaret değildi; aynı zamanda ağır bir suçluluk duygusu, yozlaşmış ideolojilerin yıkımı ve toplumsal bir travma içindeydi. ama her iki ülkede bu durumdan sosyolojik restorasyon reçeteleriyle çıktılar. tüm bu reçetelerin temel noktası “gelecek tasarımı”ydı.
her gün daha acı olaylarla açtığımız gözlerimiz, günün sonunda kapanırken yarına karşı umutsuzlukla kapanıyor. gittikçe yalnızlaşıyoruz, yalnızlaştıkça birbirimize yabancılaşıyoruz. ne yazık ki sadece birbirimize değil aldığımız kötü haberlere karşı da yalnız hissediyor ve toplum olarak “hayatta kalma” yolunda günü kurtarma noktasını bireysel bir çare olarak görüyoruz ve fakat toplumsal olarak daha da çaresiz konuma geliyoruz.
birey olarak ne yapabilirize odaklanmalıyız çünkü birey değişirse toplum değişir, tabii ki toplum değişirse de birey değişir. tabii birey olarak derken ilk olarak “ben” lerin toplandığı “biz” olabilmekten bahsediyoruz.
sivil toplum örgütleri bu tarz durumlarda biz inancını aşılayan ve kişinin bir diğer kişiye olan güvenini inşaa eden bir noktada bulunur. insanların ortak amaçlar doğrultusunda toplandığı ve “biz” olabildiği yerler..
peki biz demek nasıl olur?
toplumdan bireye -bireyden topluma olan dönüşüm süreçlerinde en azından şimdi bahsettiğimiz nokta bireyin topluma katkısıyken, benim katkım ancak yaptığım işte liyakat ve adalet temelli bir yaklaşım sunabilmek olabilir. işimi en iyi şekilde yapmaya çalışmak, trafikte hakkı olana yol vermek veya yanlış bir durum gördüğümde “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” dememek belki de sisteme katkı verebileceğimiz mikro devrimler niteliğinde olur.
İlgili Yazılar
Bazı eşyalar yas tutar
Dilara Sena Özbek'in kaleminden dökülen bu metin; yas sürecinde kaybedilen kişiyle bağın koparılmak istenmemesi sonucu ortaya çıkan "bağlantı nesnesi" kavramını açıklayarak, bu eşyaların ölümün gerçekliği ile ilişkinin devamlılığı arasında bir köprü kurduğunu ve nesnenin yas sürecindeki işlevinin kişinin iç dünyasındaki yansımalarına göre şekillendiğini vurguluyor.

Terapi odasındaki görünmez misafir: “aktarım”
Öykü Kapoğlu'nun kaleminden dökülen bu metin; bireylerin geçmişteki çözülmemiş acılarını ve tanıdık ilişkisel örüntülerini bugünkü ilişkilerine yansıttığı "aktarım" kavramını açıklayarak, terapi odasının bu bilinçdışı tekrarları fark edip anlamlandırmak için nasıl güvenli bir ayna görevi gördüğünü vurguluyor.

Drop-out
Mert Gökdeli'nin kaleminden dökülen bu metin; terapideki aniden bırakma (drop-out) durumunun basit bir isteksizlik ya da başarısızlıktan ziyade, danışanın kendi bilinçdışıyla ve bastırdığı gerçeklerle yüzleşmesinin yarattığı sarsıntıya karşı benliğini koruma çabası olduğunu belirterek, bu ayrılışların çoğu zaman kişinin kendi hakikatine en çok yaklaştığı anları işaret ettiğini vurguluyor.