Yalnızlığın bizi yalnız bırakmayışı

Cansu Cenik'in kaleminden dökülen bu metin; yalnızlığın rahatsız edici bir eksiklik ya da boşluk olmaktan ziyade, insanın kendi gölgesiyle ve hakikatiyle yüzleşerek dönüşümünü başlattığı, içsel bütünlüğe ve nihayetinde "kendine" doğru açılan en önemli kapı olduğunu vurguluyor.
*yalnızlığın bizi yalnız bırakmayışı
insan kendiyle kaldığında hakikati ile karşılaşır. kalabalık insanın içindeki içsel çatışmaları, arzuları, dürtüleri vb durumları geçici olarak sustururken, yalnızlık onları görünür kılar.
bu yüzden yalnız kalmak çoğu zaman kulağa rahatsız edici gibi gelir, şuna benzer bir ses ile yalnızlık cevap verir;
ben ne istiyorum?
gerçekten kimim?
ancak tam da bu rahatsızlık, dönüşümün başlangıcıdır.
“aloneness” sözcüğünü incelediğimizde geldiği anlamlardan birkaçı yalnızlık, kendinde olma hali, kendi ile kalabilme kapasitesini ifade ederken kişinin “yalnızca” kendi ile temas kurduğunda deneyimlediği bütünlük hali anlamını da taşımaktadır. bu bağlamda yalnızlık, eksilmek değil, kişinin kendi hakikatiyle kurduğu bütünü temsil etmektedir.
Küçük Prens'in yolculuğu da belki bu yüzden anlamlıdır. o, gezegenler arasında dolaşırken aslında kendine doğru ilerler (döner). karşılaştığı her şey, onun içindeki bir parçayı görünür kılar. en sonunda anlaşılır ki, (bakmak) için gözler yetmez ki (görmek) için insanın yalnız kalması (en yalın hali ile) gerekir.
insanlar hızlı kalabalıklara karışırlar ama sonra ne aradıklarını unuturlar. sonra telaşlanırlar ama dönüp dolaşıp aynı yere gelirler. Antoine de Saint Exupéry'nin dediği gibi, yalnız olmayı deneyimlemek için önce kalabalıklar arasına karışmak gerek.
peki insan bunu nasıl yapar?
ne aradığını bulmak için kaybolmanın telaşını yaşarken, unuttukları sandıkları şey için aynı yere dönme cesaretini bulduklarında...
Carl Gustav Jung, bireyleşme sürecinin kişinin kendi gölgesiyle tanışmasından geçtiğini söyler. yalnızlık, bu tanışmanın sahnesidir. kişi kırılganlıklarını, korkularını, arzularını hatta yaratıcılığını da burada fark eder. insan, en çok kendisiyle kaldığında üretir. bir düşünceyi ilk kez o zaman duyar, bir duyguyu ilk kez o zaman tanır. yalnızlık, boşluk değil; henüz şekil bulmamış olanın alanıdır.
belki de mesele, yalnız kalmayı öğrenmek değil; yalnızlıkla ilişki kurmayı ve ona alan açmakla ilgilidir. onu bir eksiklik olarak değil, bir imkan olarak görmek... Küçük Prens en sonunda anlar ki, aradığı şey uzaklarda değil; (bakmayı) öğrendiği yerde gördükleridir. yalnızlık, insanın kendine doğru açılan kapısıdır. eşikte bekleyen yalnızlık ise kendimizi bulduğumuz yerdir.
İlgili Yazılar
Bazı eşyalar yas tutar
Dilara Sena Özbek'in kaleminden dökülen bu metin; yas sürecinde kaybedilen kişiyle bağın koparılmak istenmemesi sonucu ortaya çıkan "bağlantı nesnesi" kavramını açıklayarak, bu eşyaların ölümün gerçekliği ile ilişkinin devamlılığı arasında bir köprü kurduğunu ve nesnenin yas sürecindeki işlevinin kişinin iç dünyasındaki yansımalarına göre şekillendiğini vurguluyor.

Terapi odasındaki görünmez misafir: “aktarım”
Öykü Kapoğlu'nun kaleminden dökülen bu metin; bireylerin geçmişteki çözülmemiş acılarını ve tanıdık ilişkisel örüntülerini bugünkü ilişkilerine yansıttığı "aktarım" kavramını açıklayarak, terapi odasının bu bilinçdışı tekrarları fark edip anlamlandırmak için nasıl güvenli bir ayna görevi gördüğünü vurguluyor.

Drop-out
Mert Gökdeli'nin kaleminden dökülen bu metin; terapideki aniden bırakma (drop-out) durumunun basit bir isteksizlik ya da başarısızlıktan ziyade, danışanın kendi bilinçdışıyla ve bastırdığı gerçeklerle yüzleşmesinin yarattığı sarsıntıya karşı benliğini koruma çabası olduğunu belirterek, bu ayrılışların çoğu zaman kişinin kendi hakikatine en çok yaklaştığı anları işaret ettiğini vurguluyor.